Jan 21
Anadolu Metafor’u ‘ EBRU’ PDF Yazdır ePosta

Ebru

Hatay Samandağı’ndan Adana,Tarsus, Mersin‘e göç etmiş  Arap kökenli bir sülalenin evladı olmanın onurunu hep taşıdım. Tam anlamıyla ne olduğunu ifade edemediğim bir duyguydu bu. Ben İstanbul’da büyüdüm ve ne yazık ki Arapçayı öğrenemedim.  Aile fertlerimin zaman zaman Arapça konuştuğunu dinleme fırsatı buldum ama kimse de illa öğrenmelisin demedi ve bence yazık oldu. 14 yaşımdayken kaybettiğim canım anneciğimin yaptığı Arap yemeklerini , zaman zaman okul tatillerinde geldiğim Tarsus’ta, yengelerimin ve teyzelerimin  ellerinden  bendurabiris, afisi, analı kuzulu, içli köfte, bumbar ve tabii ki  künefe gibi  Arap sofrasının keyfini alma fırsatı buldum. Ailemden hep şu sözü duydum: Biz Arap kökenli ‘ Türküz’.Şahsen ailemin Türküz kelimesini Türkiyeliyiz olarak kabul ediyorum. Tüm dayılarım ve ben,  50 sene boyunca hayatını Çerçici olarak yolların olmadığı Cumhuriyetin O ilk günlerinden itibaren, at arabası ile köy köy sebze satarak  kazanmış olan Gazi Garip Özuçaroğlu dedemizin istiklal madalyası ile hep gurur duyduk.

16 yaşında Rus cephesinde silah altına giren dedem, şanlı Çanakkale  savaşında askerliğine devam etmiş, kurtuluş savaşında  Afyon’dan İzmir’e günde 75 kilometre yürüyerek ilerlemiş olan 313’lü neferlerden birisiymiş. Yunan komutanının 6 ayda geçemezler dediği tel örgüleri 6 saatte geçen şanlı neferlerdenmiş ve Cumhuriyet kurulduktan sonra 23 yaşında terhis olmuş. Yıllar sonra İsmet İnönü ile yaşadığı bir anısını da şöyle anlatmış: Yıl 1971 ya da 72. Büyük nenemizi de alıp Ankara’ya gitmiş İsmet İnönü Paşasını ziyaret etmeye .Pembe köşke gelmiş ve Paşayla görüşmek istediğini söylemiş emir subayına.Aynı subay kibar bir şekilde sormuş: “Randevunuz var mı baba?” diye. “Oğlum sen kendisine 313lerden bir nefer geldi de, bu yeter “demiş. Emir subayı  İsmet İnönü Paşanın odasına  girip tekrarlamış. O günlerde ayağa bile kalkması tehlikeli olan sayın  İnönü,  “13leeeer” diye bağırıp ayağa fırlamış ve “Hemen içeri alın O şanlı gaziyi” demiş. Sonra Gazi dedem,  nenemizi de alıp içeri girmiş  ve ikisi de büyük paşalarının elini öpmüşler.

İşte bu benim Arap kökenli Türkiyeli Gazi dedemden bir anı, ve kim bilir kaç yüz bin anı var buna benzer  ailelerimizde anlatılan hangi kökenden olursa olsun diye düşünürken ve tam tanımlayamazken .

Attila Durak’ la ve Ebru’yla tanıştım yıllar evvel,. Kendimi ve sülalemi buldum bu metaforda. Türkiye deki kültürel çeşitliliği görünür ve anlaşılır kılacak yeni bir dildi bu bana göre. Attila Durak’ın merak, tutku ve yoğun emekle dolu Anadolu da 7 yıllık yolculuğundan doğan bu çalışmanın temel referans noktasını , hayatı suda yansıtan, su ve kağıdı yaratıcı bir şekilde bir araya getiren ve önümüze bin bir olanak sunan sanatçının eseri Ebru sanatından aldı Anadolu halklarının Türkiye’nin gerçek fotoğrafını tarihsel  akışı ve ‘geçici kalıcılığı’ aynı anda kavramsallaştırma olanağı sunan  metafor alarak sundu Ebru’yu Attila Durak.

Attila Durak’ın dilinden ‘Ebru’ Fotoğraf projesi

Gümüşhane’de doğmuş Attila, Osmanlının para üretiminde kullanılan madenin çıkartıldığı şehirde. Çocukluğunda eski şehir adındaki harabelerde  oynarken çocukluğun verdiği sınırsız düş gücüyle omuz başlarında ürkerek eski şehirdeki hayaletleri hissedermiş. Oyunları arasında en heyecan verici olanı harabelerdeki kiliseleri taşlamakmış ve dokuz yaşındayken taşladığı son renkli kilise camını unutamamış  sanatçımız.

 

Ve yine…

1993 yılında bir temmuz akşamı televizyonda haberleri dinlerken, Pir Sultan Abdal Şenliklerine katılmak için Sivas’a gitmiş olan sanatçı ve aydınların kaldıkları Madımak Oteli’nin bir gurup tarafından kuşatıldığını ve katılımcıların bir kısmının yakılarak öldürüldüklerini duymuş. Haber spikerinin duru ve duygudan arındırılmış  bir sesle tek tek saydığı  otuz yedi canın her biri O’nu  derinden sarsmış. O zaman daha  yirmi altı yaşındaymış Attila.

Bu iki anı yaşamının uzunca bir dönemini, başlayıp başlamayacağı, başladıktan sonra da bitip bitmeyeceği belli olmayan bir projeye vermiş olmasına ve  bu projeyi tamamlayabilmek için göstermiş olduğu kararlılığa yol açan  etkenlerin en önemlileri olmuş. Ve devam ediyor ünlü fotoğraf sanatçımız sözüne...

“Ebru sanatçısı, eserini suda yaratır, ardından kağıda geçirir. Su temelli olan ebru, akışkanlık, esneklik, geçişkenlik ve değişkenlik çağrıştırır. Bir metafor olarak ‘ebru’, 21 inci yüzyıl başlarında kültürel politikanın yeni ve eski  ikilemleri  üzerine düşünmek için sıkça kullanılan ’mozaik’ gibi metaforlardan çok daha anlamlı bir alternatif olabilir.”

‘Kültür’  ve ‘kimlikleri ‘ hapsetmeden, fosilleştirmeden kültürel çeşitliliği tartışmanın yollarını bulabilr miyiz? Milliyetçi, etnisist, dinsel ve diğer’ özcülüklerin’  ötesine nasıl geçebiliriz? Tarihte ve bugün yaşanan  şiddeti sorunsallaştırırken etkileşim, diyalog ve bir arada yaşama gibi dinamiklere gözümüzü kapatmamayı nasıl başarabiliriz? Hem kayıpların üzüntüsünü ve acısını yaşayıp hem de nostaljik bir saflık ve masumiyet duygusu yaratmaktan kaçınabilir miyiz? Bugünü ve geleceği sessizliğe gömmeden, geçmişi yeniden düşünmek için hangi araçlara sahibiz? Bir metafor ve görsel-metinsel bir yolculuk olarak Ebru ( ki bu yolculuk ne burada başlıyor, ne de burada sona eriyor), asimilasyon  ve bir tür çok kültürcülüğün benzer biçimlerde önümüzü kapatan çerçevelerine alternatif bir arayışı temsil ediyor .

Ve bir davettir Ebru,

Türkiye siyaset ve toplum düzeyinde çoğulluktan çoğulculuğa geçiş yolunda sancılı, ama çok yaratıcı bir dönüşüm süreci yaşıyor. Bu süreçte karşımıza çıkan pek çok ikilem  ve ağır bir tarihsel yük var. Fotoğraflarıyla  pek çok yolculuk aktaran ve yol açan Attila Durak başta olmak üzere bu projeye katılan herkesin ortak duygusu : Ebru’nun tarihin bu kritik kavşağında kültürel politika tartışmalarımıza açılım getirecek ve derinlik kazandıracak bir bakış açısı olabileceği. Bu duyguyla beslenen, son derece çeşitli dünya görüşleri ve hayat hikayeleri  metin ve fotoğraflar, farklı dil ve üslupların rengarenk akışıyla ortaya çıkan bu çalışmanın arkasında soru sorma, öğrenme, değişme ve değiştirme arzusu yatıyor.

Attila Durak’ın etkileyici fotoğrafları Türklük ve Türkiyelilik tartışması için yeni görsel referanslar sunuyor. Pek çok kişi ilk bakışta bu fotoğrafları Türkiye’deki  ‘azınlıkların’ fotoğrafları olarak algılayacaklardır. Zaten böyle algılayanlarla da karşılaşmış Atilla.

“Türkiye’yi temsil etmiyor bunlar ‘”demiş kimileri hayal kırıklığı içinde. Kimileri de bu fotoğrafların Türkiye’de çekilmiş  olduğuna bir türlü inanmamış. Bu projenin sorgulamaya çalıştığı ana varsayımlar tam da bu tepkilerin içinde yatıyor.

Ebru, bir azınlıklar projesi değil. Tam tersine  ‘azınlık’ ve ‘çoğunluk’ kavramlarını, ayrıca ve  özellikle  çoğunluk hakkındaki yaygın kültürel  homojen varsayımlarını sorgulamaya yönelik bir girişim. Ebru, her şeyden önce bütün kimlik ve aidiyet biçimlerine ilişkin merak uyandırmayı hedefliyor.

Asıl mesele, yukarıdan kuşbakışı değerlendirmenin yarattığı körleştirici mesafeyi aşıp yakınlaşmayı bilmek. Attila’nın objektifi aracılığı ile bize açık yüreklilikle bakmaktan çekinmeyen insanlar gibi, çok katmanlı korku ve endişelerimizin üstesinden gelip, birbirimizin gözüne bakabilirsek neler göreceğiz acaba?

Bu sayede  egemen ‘seyirlik-seyircilik oyununa meydan okuyup ‘kendi çoğul tarihimizi’ kendi bugünümüzü anlayabilecek miyiz? Bir yandan ben buyum derken ve başkalarının demesine izin verirken, bir  yandan da “ haydi birlikte” diyebilecek miyiz?

Attila seni  kutluyorum. Dün Münih’ ten ayrıldın .3 gün seni Münih’te ağırlamak çok keyifliydi. Seni dinlemek  ve heyecanını hissetmek çok hoştu.Şimdi sıra bizde, bayrağı devralıyorum . O harika ebru sergini 2010 un eylül ayında Münih’te ağırlamaktan onur duyacağım ve inanıyorum ki bu heyecanı tüm Münih yaşayacak.

 

Bu projede emeği geçen herkese saygı ve sevgiyle

Cihan Sendan          18.03.2010  Münih

http://www.ebruproject.com

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile